Filiz’in en sevdiği çiçeklerden koydu kutuya. Yoğurt kabından biraz daha büyüktü kutu. Çok heyecanlıydı, ilk defa sevdiği kadına böylesine özenli bir hazırlık yapıyordu. Her şeyin samimi ve sade olmasını istiyordu planlamaya başlarken, öyle de olmuştu ama yine de her adımında bir gösteriş vardı sanki planın. Aslına bakarsanız yığınla para döküp sevdiği kadına güzel bir gece satın almak yerine ona güzel bir gece hazırlamıştı. Zaten işin gösterişi de buydu
Masa hazırdı, salonun her yerinde irili ufaklı rengârenk mumlar vardı ve mumun üzerine ayrı notlar iliştirmişti. Güzel sözler fısıldıyordu notlar, bunu notlar yapıyordu çünkü kendisi bu konuda pek cesur sayılmazdı. Sesinin çıkaramamaktan korkuyordu, titreyip terlemekten korkuyordu. Âşıktı zira. Sonra bir de fotoğraflar vardı. Filiz’i ayartana dek kırk takla attığı o dönemden kalma fotoğraflar, Filiz’den gizli çektiği fotoğraflar, evinden kaçırdığı küçüklük fotoğrafları ve nihayetinde ona dokunabilme, kokusunu içine çekebilme, sabaha kadar yanında kalıp onu izleyebilme lüksüne sahip olduğu şu son iki ayda çekilen fotoğraflar. Fotoğrafları dizi halinde evin girişinden itibaren duvarlara yapıştırmış Filiz’le tanıştığından bu yana geçen zaman içinde hissettiklerini itiraf eden yazılar vardı yanlarında. Müzikler hazırdı. Eksik olan tek şey doğum günü kızı Filiz’di.
Filiz’e arkadaşlarının düzenlediği partiye gitmeden önce kendi evine gelmesini söyledi.
— Bir şeyler içeriz bizde, biraz atıştırırız, sen de dinlenirsin hem oradan da partiye gideriz.
— Aslında eve gidip biraz uyusam daha iyi olurdu tatlım
— Bende de uyursun, bugün yorulmanı istemiyorum. Hem benim ev daha yakın. Sonra seni almaya oraya gelip tekrar aynı yolu geri dönmemiz gerekecek.
— Tek derdin bu yani öyle mi?
— Saçmalama Filiz.
— Peki tamam.
Filiz’in ona hazırladığı sürprizden şüphelenmediğine emindi.
Akşama doğru Filiz geldi. Yine yapacağını yapmış eve gitmiş duşunu alıp üstünü değiştirmişti. Harika görünüyordu elbette. Fildişi parlak bir elbise giymişti, elbisenin şeritleri soluk pembeydi ve vücudunun hatlarını harika gösteriyordu. Göğüs dekoltesi kendini pazarlamaya çalışan bir kadınınki gibi ucuz değil zarafetten anlayan estetik bir kadının hareketi olduğu belliydi. Sırtında ince bir şerit halindeki dekoltesi beline kadar iniyordu. Tiril tiril hareketli elbisesi, gözlerinin güzelliğine gölge düşürmeyen sade makyajıyla Filiz yine rüyalarının kadınıydı. Ve onun kokusu… Hafif bir parfümdü, çiçek kokuyordu, ilkbahar kokuyordu dahası kadın kokuyordu. Tenin kokusunu bastırmıyordu parfüm eğer inip boynundan öpebilseydiniz anlardanız. Bunu yapabilen tek kişi olduğu için şükretti ve Filiz’i içeri aldı. Öptü onu, sadece bir buseydi ve dünyanın en değerli hazinesiydi.
Filiz, anlattım ya evini size hani, tekrar aşık oldu işte. Zaten iki üç aydır haftanın dört beş günü tekrardan aşık oluyordu. Fotoğraflara baktı, yazıları okudu, kendinden habersiz çekilen fotoğrafları görünce şok oldu tabi ama aşık olmak için yeni bir bahaneydi. Fotoğrafları takip ederek salona girdi. Anılarını hatırlatıyordu ona tek tek, tek tek uğraşmış her biri için ayrı ayrı kısa yazılar yazmıştı. Çocukluk fotoğraflarını evinden yürüttüğünü anlayınca kahkahalarla güldü. Filiz’i izlemek bambaşkaydı, zekâsı gözlerinden okunan güzel ve akıllı bir kadındı ve ona tapıyordu işte. Onu fotoğraflarla ve mumlarla baş başa bıraktı, yemeği ve içkiyi getirdi.
Salona tekrar girdiğinden Filiz’in gözleri bir başka bakıyordu, kendini kaybetmemek için direniyor gibiydi. Belliydi neler düşündüğü. Ne yapabilirdi acaba bu kadar harika hediyeye teşekkür edebilmek için. Durdu, biraz bakındı, yanına yaklaşıp elini çenesiyle boynunun arasına koydu sevgilisinin. Biraz okşadı yanaklarını hafifçe. Ne kadar harikaydı elleri Filiz’in. Dudaklarına bir öpücük kondurdu. Aşk doluydu, kaçamak değil tadında bırakılan bir öpücüktü, sıcacıktı ve evet, yine dünyanın en değerli hazinesiydi. Gülümsedi ve “Seni seviyorum” dedi.
Filiz’in en çok beğendiği yanı buydu işte, gösterişi sevmezdi, samimi olmanın en ideali olduğunu düşünüyordu. Ve bu onun yaşam tarzıydı. Kutuyu uzattı Filiz’e, tahta oymadan içi çiçeklerle bezenmiş bir kutuydu. Filiz kutuyu açtı, çiçekleri okşuyordu, içindeki kolyeyi gördü, kibar gümüş bir kolyeydi, çiçeğin üzerine konmuş bir yusufçuktu. Yanında sadece “Doğum günün kutlu olsun sevgilim – 8.11.07” yazıyordu.
Sohbet ettiler oradan buradan. Atıştırırken içkilerini içtiler. Sevdiler birbirilerini kelimeleriyle, gözleriyle. Gençlerdi, aşk doluydular ve birbirilerini geç bulmuş olmaktan yakınıyordular.
Doyamıyordu onunla sohbet etmeye. Dudaklarından çıkan her kelimeyi yakalayıp saklamak istiyordu yapabilecekmiş gibi. Dans ediyorlardı, Portishead çalıyordu arkadan. Büyülenmişlerdi müzikle, bedenlerini müziğe sunmuşlardı. İyice kavradı belini Filiz’in, nefesi ruhuna karışıyordu.
— Filiz…
— Yusuf…