2

Uyandı ve kahve yaptı.

Aynı bardağı dördüncü kullanışıydı. Bulaşıklar dağ gibi yığılmıştı fakat yıkamak söyle dursun kağıt bardaklar almaya başlamıştı. Kahvesini alıp izlemeyecek olmasına rağmen televizyonun karşısına oturup bıraktığı yerden devam etmek üzere dergiyi eline aldı.

Karıştırdı, algılamadan öylece baktığı harflerin düzeni bile onu anılara, oradan acılara ve zaten yeterince yıpranmış olan sinirlerini tekrar tekrar zorlamaya götürebiliyordu. Kolay değildi, hiç kolay değildi. Fotoğraflara baktı, nasıl oynanmış olduklarına baktı, nasıl da parıltılı ve mükemmel bir yaşam işaretleriyle doldurulduklarına baktı. Fotoğraftaki kadının makyajı o kadar harikaydı ki makyaj olduğunu bile bile nasıl bu kadar güzel yaratılabiliyor olduklarına hem şaşırıp hem kıskanan yüzlerce kadını oyuna getiren bu insanlardan biri tarafından param parça edilmiş olmasını hatırlatabildi. O kadar harika oynanmıştı ki fotoğrafla, kendisine bunları yapan kadın hala onu çıldırtabiliyordu, üstelik oturduğu yerden, sadece bir dergi üzerinden, reklam dünyasının bir parçası olarak bunu yapabiliyordu. Hiç kolay değildi, hem de hiç. Yüzlerce kadını parmağında oynatan, yine bir başka kadının oyununa gelmiş olmayı kabul etmek, bildiğiniz anlamıyla zordu.

Çünkü kendisi bir erkekti. Kadınlar gibi duyuları, entrikaya uyumlu zekası, hırsı, sinsiliğe izin verebilen cinsten gözü dönmüşlüğü yoktu. O bir erkekti sadece. O aşık olurdu ve gözü döndüğünde düz olarak sadece saldırıya geçerdi. Tepesi attığında planlar kurması gerektiğini düşünmezdi, düşünemezdi. Entrikalara sabredip sonuç vermesini bekleyecek kadar iradeli değildi.

Fakat tüm bunlara rağmen, hiç biri bahane değildi. Hiç biri sonucu değiştirmiyordu. İkinci şans isteyemiyordu. Bunlar aklına geldiğinde dünya onun gözünde iki gruba ayrılıyor gibi olurdu; ikinci bir şansı isteyebilecek olanlar ve istemeyecek olanlar. Aslında kendi dünyasında bu iki grup toplamda da iki kişiden ibaretti.

Ve ikinci kişi elbette Yusuf’tu.

           

Tam iki haftadır iki günde bir bir şeyler atıştırıyor, alkol alıyor, kahve içiyor ve için için ağlıyordu. Tam iki haftadır acının son sınırlarından yaşadığını düşünüyor ve daha da çok ağlıyordu. İki haftadır insanların yapmaları gereken son şeyi fakat en çok yaptıkları şeyi yapıyor ve kendine acıyordu. Biri Bora’nın evine gelse ve onu elindeki dergisiyle, çaresizlik ve hüzünle yani gerçek acıyla dolmuş gözleriyle, mutfağını ve odasını hatta sadece, onun melek yüzünü o haliyle görse oturur onunla ağlardı.

           

 

 

 

 

 

En azından ben ağlardım.