3

Filiz’in en sevdiği çiçeklerden koydu kutuya. Yoğurt kabından biraz daha büyüktü kutu. Çok heyecanlıydı, ilk defa sevdiği kadına böylesine özenli bir hazırlık yapıyordu. Her şeyin samimi ve sade olmasını istiyordu planlamaya başlarken, öyle de olmuştu ama yine de her adımında bir gösteriş vardı sanki planın. Aslına bakarsanız yığınla para döküp sevdiği kadına güzel bir gece satın almak yerine ona güzel bir gece hazırlamıştı. Zaten işin gösterişi de buydu

 

            Masa hazırdı, salonun her yerinde irili ufaklı rengârenk mumlar vardı ve mumun üzerine ayrı notlar iliştirmişti. Güzel sözler fısıldıyordu notlar, bunu notlar yapıyordu çünkü kendisi bu konuda pek cesur sayılmazdı. Sesinin çıkaramamaktan korkuyordu, titreyip terlemekten korkuyordu. Âşıktı zira. Sonra bir de fotoğraflar vardı. Filiz’i ayartana dek kırk takla attığı o dönemden kalma fotoğraflar, Filiz’den gizli çektiği fotoğraflar, evinden kaçırdığı küçüklük fotoğrafları ve nihayetinde ona dokunabilme, kokusunu içine çekebilme, sabaha kadar yanında kalıp onu izleyebilme lüksüne sahip olduğu şu son iki ayda çekilen fotoğraflar. Fotoğrafları dizi halinde evin girişinden itibaren duvarlara yapıştırmış Filiz’le tanıştığından bu yana geçen zaman içinde hissettiklerini itiraf eden yazılar vardı yanlarında. Müzikler hazırdı. Eksik olan tek şey doğum günü kızı Filiz’di.

 

            Filiz’e arkadaşlarının düzenlediği partiye gitmeden önce kendi evine gelmesini söyledi.

 

— Bir şeyler içeriz bizde, biraz atıştırırız, sen de dinlenirsin hem oradan da partiye gideriz.

            — Aslında eve gidip biraz uyusam daha iyi olurdu tatlım

            — Bende de uyursun, bugün yorulmanı istemiyorum. Hem benim ev daha yakın. Sonra seni almaya oraya gelip tekrar aynı yolu geri dönmemiz gerekecek.

            — Tek derdin bu yani öyle mi?

            — Saçmalama Filiz.

            — Peki tamam.

 

            Filiz’in ona hazırladığı sürprizden şüphelenmediğine emindi.

            Akşama doğru Filiz geldi. Yine yapacağını yapmış eve gitmiş duşunu alıp üstünü değiştirmişti. Harika görünüyordu elbette. Fildişi parlak bir elbise giymişti, elbisenin şeritleri soluk pembeydi ve vücudunun hatlarını harika gösteriyordu. Göğüs dekoltesi kendini pazarlamaya çalışan bir kadınınki gibi ucuz değil zarafetten anlayan estetik bir kadının hareketi olduğu belliydi. Sırtında ince bir şerit halindeki dekoltesi beline kadar iniyordu. Tiril tiril hareketli elbisesi, gözlerinin güzelliğine gölge düşürmeyen sade makyajıyla Filiz yine rüyalarının kadınıydı. Ve onun kokusu… Hafif bir parfümdü, çiçek kokuyordu, ilkbahar kokuyordu dahası kadın kokuyordu. Tenin kokusunu bastırmıyordu parfüm eğer inip boynundan öpebilseydiniz anlardanız. Bunu yapabilen tek kişi olduğu için şükretti ve Filiz’i içeri aldı. Öptü onu, sadece bir buseydi ve dünyanın en değerli hazinesiydi.

 

            Filiz, anlattım ya evini size hani, tekrar aşık oldu işte. Zaten iki üç aydır haftanın dört beş günü tekrardan aşık oluyordu. Fotoğraflara baktı, yazıları okudu, kendinden habersiz çekilen fotoğrafları görünce şok oldu tabi ama aşık olmak için yeni bir bahaneydi. Fotoğrafları takip ederek salona girdi. Anılarını hatırlatıyordu ona tek tek, tek tek uğraşmış her biri için ayrı ayrı kısa yazılar yazmıştı. Çocukluk fotoğraflarını evinden yürüttüğünü anlayınca kahkahalarla güldü. Filiz’i izlemek bambaşkaydı, zekâsı gözlerinden okunan güzel ve akıllı bir kadındı ve ona tapıyordu işte. Onu fotoğraflarla ve mumlarla baş başa bıraktı, yemeği ve içkiyi getirdi.

 

            Salona tekrar girdiğinden Filiz’in gözleri bir başka bakıyordu, kendini kaybetmemek için direniyor gibiydi. Belliydi neler düşündüğü. Ne yapabilirdi acaba bu kadar harika hediyeye teşekkür edebilmek için. Durdu, biraz bakındı, yanına yaklaşıp elini çenesiyle boynunun arasına koydu sevgilisinin. Biraz okşadı yanaklarını hafifçe. Ne kadar harikaydı elleri Filiz’in. Dudaklarına bir öpücük kondurdu. Aşk doluydu, kaçamak değil tadında bırakılan bir öpücüktü, sıcacıktı ve evet, yine dünyanın en değerli hazinesiydi. Gülümsedi ve “Seni seviyorum” dedi.

 

            Filiz’in en çok beğendiği yanı buydu işte, gösterişi sevmezdi, samimi olmanın en ideali olduğunu düşünüyordu. Ve bu onun yaşam tarzıydı. Kutuyu uzattı Filiz’e, tahta oymadan içi çiçeklerle bezenmiş bir kutuydu. Filiz kutuyu açtı, çiçekleri okşuyordu, içindeki kolyeyi gördü, kibar gümüş bir kolyeydi, çiçeğin üzerine konmuş bir yusufçuktu. Yanında sadece “Doğum günün kutlu olsun sevgilim – 8.11.07” yazıyordu.

            Sohbet ettiler oradan buradan. Atıştırırken içkilerini içtiler. Sevdiler birbirilerini kelimeleriyle, gözleriyle. Gençlerdi, aşk doluydular ve birbirilerini geç bulmuş olmaktan yakınıyordular.

            Doyamıyordu onunla sohbet etmeye. Dudaklarından çıkan her kelimeyi yakalayıp saklamak istiyordu yapabilecekmiş gibi. Dans ediyorlardı, Portishead çalıyordu arkadan. Büyülenmişlerdi müzikle, bedenlerini müziğe sunmuşlardı. İyice kavradı belini Filiz’in, nefesi ruhuna karışıyordu.

 

            — Filiz…

            — Yusuf…

2

Uyandı ve kahve yaptı.

Aynı bardağı dördüncü kullanışıydı. Bulaşıklar dağ gibi yığılmıştı fakat yıkamak söyle dursun kağıt bardaklar almaya başlamıştı. Kahvesini alıp izlemeyecek olmasına rağmen televizyonun karşısına oturup bıraktığı yerden devam etmek üzere dergiyi eline aldı.

Karıştırdı, algılamadan öylece baktığı harflerin düzeni bile onu anılara, oradan acılara ve zaten yeterince yıpranmış olan sinirlerini tekrar tekrar zorlamaya götürebiliyordu. Kolay değildi, hiç kolay değildi. Fotoğraflara baktı, nasıl oynanmış olduklarına baktı, nasıl da parıltılı ve mükemmel bir yaşam işaretleriyle doldurulduklarına baktı. Fotoğraftaki kadının makyajı o kadar harikaydı ki makyaj olduğunu bile bile nasıl bu kadar güzel yaratılabiliyor olduklarına hem şaşırıp hem kıskanan yüzlerce kadını oyuna getiren bu insanlardan biri tarafından param parça edilmiş olmasını hatırlatabildi. O kadar harika oynanmıştı ki fotoğrafla, kendisine bunları yapan kadın hala onu çıldırtabiliyordu, üstelik oturduğu yerden, sadece bir dergi üzerinden, reklam dünyasının bir parçası olarak bunu yapabiliyordu. Hiç kolay değildi, hem de hiç. Yüzlerce kadını parmağında oynatan, yine bir başka kadının oyununa gelmiş olmayı kabul etmek, bildiğiniz anlamıyla zordu.

Çünkü kendisi bir erkekti. Kadınlar gibi duyuları, entrikaya uyumlu zekası, hırsı, sinsiliğe izin verebilen cinsten gözü dönmüşlüğü yoktu. O bir erkekti sadece. O aşık olurdu ve gözü döndüğünde düz olarak sadece saldırıya geçerdi. Tepesi attığında planlar kurması gerektiğini düşünmezdi, düşünemezdi. Entrikalara sabredip sonuç vermesini bekleyecek kadar iradeli değildi.

Fakat tüm bunlara rağmen, hiç biri bahane değildi. Hiç biri sonucu değiştirmiyordu. İkinci şans isteyemiyordu. Bunlar aklına geldiğinde dünya onun gözünde iki gruba ayrılıyor gibi olurdu; ikinci bir şansı isteyebilecek olanlar ve istemeyecek olanlar. Aslında kendi dünyasında bu iki grup toplamda da iki kişiden ibaretti.

Ve ikinci kişi elbette Yusuf’tu.

           

Tam iki haftadır iki günde bir bir şeyler atıştırıyor, alkol alıyor, kahve içiyor ve için için ağlıyordu. Tam iki haftadır acının son sınırlarından yaşadığını düşünüyor ve daha da çok ağlıyordu. İki haftadır insanların yapmaları gereken son şeyi fakat en çok yaptıkları şeyi yapıyor ve kendine acıyordu. Biri Bora’nın evine gelse ve onu elindeki dergisiyle, çaresizlik ve hüzünle yani gerçek acıyla dolmuş gözleriyle, mutfağını ve odasını hatta sadece, onun melek yüzünü o haliyle görse oturur onunla ağlardı.

           

 

 

 

 

 

En azından ben ağlardım.

 

1

07.12.08

“Bugün Yusuf’u Kadıköy’de bir cafeden çıkarken gördüm. Son gördüğüm halinden daha iyiydi. Saçlarını kestirmiş. Küpeleri hala duruyor. Benim verdiğim hariç. Benimki hariç. Beni görmesini istemedim fakat başıyla selam verince karşılık vermek zorunda kaldım. Gülümseyişi. Birkaç gereksiz sözcük ve biraz daha o zehirli koku.

             

            Yemin ederim bir daha o lekeye bulaşmayacağım.”

 

-

 

 

            Anahtar. Her zaman unuttukları listesindeydi. Evden çıkarken çantasını kontrol eder, kapıdan dışarı adım atar ve tekrar kontrol eder, ardından kapıyı çekerdi. Birinci katta oturuyordu, pencere demirli değildi, ahşap pencereler bir kaşıkla dürtüldüğünde açılmaya müsaade verecek kadar hoşgörülüydü. Ama yazın ortasında elbisesiyle cama tırmanıp sokağın yeni yetmelerine ıslık çaldırmaya hiç niyetli değildi. Küçüklerden de yardım isteyebilirdi ama her defasında salonundan –hem giriş hem de salondu- giden ufak eşyalarını özlüyordu. Ufak eşyalar onun ruhu gibiydi. Onu o evin sahibesi yapan şeyler onlardı. Ne gömme dolabın onun eski fotoğraflarını sakladığı kutuyu saklaması için verdiği yer, ne dar ama ona yeten mutfağındaki düzenin tek yöneticisi olması ne de bayıldığı koltukları. Koltuklar bayılmak için fazla demodeydi ama o ahşap masklar, duvarda kendini “buranın kuralı işte benim” diye diye sergileyen çizimler ve elbette yaşlı dişi kedinin ağırlığı koltuklara tam da oraya konmak için demode olmuş görüntüsü katıyordu.

 

            Anahtarları çantasındaydı. Bu arada da tırnaklarının perişanlığı dikkatini çekmişti. Tırnaklarına artık özen göstermezdi. Onlar cezalıydı.

 

            Sokaktan aşağı doğru yürüyüp bakkala girdi. “İyi günler. Bir Winston. Kısa.” Sigara içmeye başlayalı beş sene olmuştu.  Duyacakları yüzünden doktora gitmeyi uzun zaman önce bırakmasının ardında beş sene yatıyordu. Sokağa geri döndüğünde ilk dikkatini çeken şey çöp  konteynırı oldu. Yenilenmişti.

 

            “Lütfen. Filiz tek istediğim birkaç kelime için bana izin vermen. Yalvarırım dinle.”

            “Git başımdan! Defol git!”

            “Arayan Demet değildi. Onunla artık hiçbir alakam kalmadı. Yemin ederim o değildi.”

            “Artık önemi yok, boşuna nefes tüketme. Git ve kiminle düşüp kalkmak istiyorsan ona anlat.”

            Çöp konteynır devrildi. Bir erkek, sinirinden ölen, köşeye sıkışmış ve açık kapı arayan bir erkek tekme attığında konteynırlar devrilirdi.

            “Yanlış hedefe vuruyorsun.”

            “Filiz… lütfen...” “Seni seviyorum.”

            Seviyordu da. Hem de delicesine. Delicesine fakat yedi biranın delirttiği kadar değil. Yedi biranın ardından hafif meşrep bir kadının yaptırabilecekleri kadar delice değil. Çok seviyordu, fakat hormonlarının,  siren sesi gibi beynini yırtan içgüdülerinin yaptırabileceklerine engel olabilecek kadar değil.

            “O orospu sana ne dediyse yalan söylemiş. Onun zehirli dilini bilmeyen mi kaldı! Filiz yalvarırım bana inan. Demet’le aramızda senden çok öncesine dayanan o aptallıktan başka bir şey yok!”

            “O yüzden mi hala seni arıyor?”

            “Arayan Demet değildi!”

            Arayan Demet’in ta kendisiydi.

                       

            Konteynır yenilenmişti. O geceyi, o gecenin sabahını, ardından gelen haftaları ve ayları hatırlatacak karartılardan biri daha eksilmişti demek. Belki de o binayı da yıkarlardı ve o köşe de tarih olurdu.

Konteynır gibi kendi de yenilenmişti hem.