07.12.08
“Bugün Yusuf’u Kadıköy’de bir cafeden çıkarken gördüm. Son gördüğüm halinden daha iyiydi. Saçlarını kestirmiş. Küpeleri hala duruyor. Benim verdiğim hariç. Benimki hariç. Beni görmesini istemedim fakat başıyla selam verince karşılık vermek zorunda kaldım. Gülümseyişi. Birkaç gereksiz sözcük ve biraz daha o zehirli koku.
Yemin ederim bir daha o lekeye bulaşmayacağım.”
-
Anahtar. Her zaman unuttukları listesindeydi. Evden çıkarken çantasını kontrol eder, kapıdan dışarı adım atar ve tekrar kontrol eder, ardından kapıyı çekerdi. Birinci katta oturuyordu, pencere demirli değildi, ahşap pencereler bir kaşıkla dürtüldüğünde açılmaya müsaade verecek kadar hoşgörülüydü. Ama yazın ortasında elbisesiyle cama tırmanıp sokağın yeni yetmelerine ıslık çaldırmaya hiç niyetli değildi. Küçüklerden de yardım isteyebilirdi ama her defasında salonundan –hem giriş hem de salondu- giden ufak eşyalarını özlüyordu. Ufak eşyalar onun ruhu gibiydi. Onu o evin sahibesi yapan şeyler onlardı. Ne gömme dolabın onun eski fotoğraflarını sakladığı kutuyu saklaması için verdiği yer, ne dar ama ona yeten mutfağındaki düzenin tek yöneticisi olması ne de bayıldığı koltukları. Koltuklar bayılmak için fazla demodeydi ama o ahşap masklar, duvarda kendini “buranın kuralı işte benim” diye diye sergileyen çizimler ve elbette yaşlı dişi kedinin ağırlığı koltuklara tam da oraya konmak için demode olmuş görüntüsü katıyordu.
Anahtarları çantasındaydı. Bu arada da tırnaklarının perişanlığı dikkatini çekmişti. Tırnaklarına artık özen göstermezdi. Onlar cezalıydı.
Sokaktan aşağı doğru yürüyüp bakkala girdi. “İyi günler. Bir Winston. Kısa.” Sigara içmeye başlayalı beş sene olmuştu. Duyacakları yüzünden doktora gitmeyi uzun zaman önce bırakmasının ardında beş sene yatıyordu. Sokağa geri döndüğünde ilk dikkatini çeken şey çöp konteynırı oldu. Yenilenmişti.
“Lütfen. Filiz tek istediğim birkaç kelime için bana izin vermen. Yalvarırım dinle.”
“Git başımdan! Defol git!”
“Arayan Demet değildi. Onunla artık hiçbir alakam kalmadı. Yemin ederim o değildi.”
“Artık önemi yok, boşuna nefes tüketme. Git ve kiminle düşüp kalkmak istiyorsan ona anlat.”
Çöp konteynır devrildi. Bir erkek, sinirinden ölen, köşeye sıkışmış ve açık kapı arayan bir erkek tekme attığında konteynırlar devrilirdi.
“Yanlış hedefe vuruyorsun.”
“Filiz… lütfen...” “Seni seviyorum.”
Seviyordu da. Hem de delicesine. Delicesine fakat yedi biranın delirttiği kadar değil. Yedi biranın ardından hafif meşrep bir kadının yaptırabilecekleri kadar delice değil. Çok seviyordu, fakat hormonlarının, siren sesi gibi beynini yırtan içgüdülerinin yaptırabileceklerine engel olabilecek kadar değil.
“O orospu sana ne dediyse yalan söylemiş. Onun zehirli dilini bilmeyen mi kaldı! Filiz yalvarırım bana inan. Demet’le aramızda senden çok öncesine dayanan o aptallıktan başka bir şey yok!”
“O yüzden mi hala seni arıyor?”
“Arayan Demet değildi!”
Arayan Demet’in ta kendisiydi.
Konteynır yenilenmişti. O geceyi, o gecenin sabahını, ardından gelen haftaları ve ayları hatırlatacak karartılardan biri daha eksilmişti demek. Belki de o binayı da yıkarlardı ve o köşe de tarih olurdu.
Konteynır gibi kendi de yenilenmişti hem.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder